Ana içeriğe atla

Sabah olmuş bayım, uyanmalısınız.


Günaydın bayım, 
Biliyor musunuz?
Yeni bir güne daha vardım
Siz şimdi, bu saatlerde
Belki yeni yeni açacaksınız gözlerinizi
Israrla cama tutunan yağmur damlası,
Çiçeklerin ilk tomurcukları gibi
Henüz uyanmamış bir sabahtasınız
Öyle bir hisle hemhalim ki
Mümkün değil tarif etmesi
Dilim varmıyor bunu söylemeye,
Sanki, yıllar kadar uzaktasınız

Bir sahnedir dönüyor aklımda
Henüz görmemiştik günümüzü
Şarkılar söyleten yıldızların hala 
Ne kadar da güzel olduğu zamanlardı
Ben, size bir melek görmüşçesine bakardım
Siz en güzel tebessümünüzü bağışlardınız bana
Gözlerimiz bulurdu birbirini ve asılı kalırdı
Tanımadığımız havanın bir atomunda
Evler görürdük, duvarları gölgeli
Biz de o siluetlerden biriydik, 
Bilemezdik..

Bu saatlerde iyi şeyler duymak istersiniz
Bayım size itiraz edecek durumda değilim
Çaresizliğimi ölsem görmemelisiniz
Işık olmak istiyorsanız eğer,
Önce yanmayı öğrenmelisiniz
Taşıyamaz kimse maceralı hüzünlerinizi
Kızgınlığınızı alın cebinize saklayın
Kimse size kolay olacağını söylemedi
Hem bunu kim istemez ki bayım?
Huzurun gülümsemesi aralasa perdelerinizi
Belki bir gün güneş sizin için doğsa
Biz kavramını, 
Kiminle kurmak isterdiniz?

O yağmurlu günde, ıssız adımlar atarken
Bir şarkı çığırmıştım ardınızdan bayım,
Sesi hiç ulaştı mı kulaklarınıza
Yoksa daha mı çok bağırmalıydım?

Geceler ışığını yitirmiş, çığlıklar sessiz
Ve ben bir kez daha, başa gelen de iş olsa
Okuyamaz olmuşum kadrandan saatleri,
Eğer bir gün size zahmet olmazsa
Nasıl yaptığınızı öğretebilir misiniz?

Aşk diye bir şey yok diyorlar bayım,
                                          yıllar önce 
Beni başka türlüsüne inandırmışsınız
Sizsiniz avuçlarımda kalan tek cevabım
Ben, güçlü hissetmiyorum yeterince
Bir gün, onlara da anlatmalısınız
Bayım, son bir sorum olacak size.
Sen de siz olmuşsunuz görmeyeli,
Bir gün çıkıp sorarsa densizin biri
Beni hangi gülüşümle hatırlayacaksınız?

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Siyah'ın Hikayesi, Gün 1, 1.1

9 MART 2018.

Saat 5.40.
Merhaba. Işıksız bir sabahın yorgun bekçiliğinden sesleniyorum şimdi. Her zaman bir ışık olması prensibine aykırı, evet, biliyorum. Fakat ya bu sefer ışık kaynakları da ölmüş, ya da ulaş(ıl)amayacak kadar uzaktalar -ya da ben prensipleri acımasızca çiğnemekteyim-. Sesleniyorum; sana, size ve siz-ler-e. (Etik mi bu? Ya da diyalektik, olabilir mi? Septik miyim ben? -Um(urs)uyor muyuz ki?- Fakat illa da bir tik olacaksa patetik'te anlaşabiliriz ya da anlaşabilir-dik.) Sesleniyorum. Gitgide daha da sesleniyorum. Neden'se(n) sesim güçlü değil ulaşacak kadar varışına. Yarı yolda düz beyaz bir zeminin üzerine yığılıveriyor, paramparça. (Bu kelimede gizlenen para kavramı bir subliminal mesaj mıdır? Oyuna mı geldik sayın dinleyenler? Yoksa oyunun kendisi miydik? Sevgiler..) Paramparçalığının daha anlaşılır olması sesimden... Adil mi? Adalet, adalet var mı burlarda bağyım; sonra bir de "Güzel günler de bizi görecek mi?" Delirmemek için sesleniyorum. Sesle…

Ben Kimim?

Ben aşka inanmıyorum Bay O. Aşkın da bana inandığını hiç sanmıyorum. Bu durumda birbirimize inanmadığımız ve birbirimizi düşlemediğimiz takdirde birbirimizin hayatından çıkmamız mümkün mü?
  Öyle inanmaz gözlerle bakma bana Bay O. Aşk şiirleri, aşk mektupları yazıyorsam; aşk şarkıları dinliyorsam da bu aksine hiçbir kanıt oluşturamaz. Yıllarca hepimiz destanlar, kitaplar, efsaneler okuyarak geldik bugünlere. Bu hepimizin aşka inanmasını gerektirir mi bir kere? Mesela, açlıktan kemikleri sayılan ve son bir yiyecek parçası aramakta bulunan bir adama aşkı sorsak, inanıyorum der mi? Ama eminim o da duymuştur bütün bu duyduğum büyük aşk hikayelerini. Onun kadar ciddi bir arayış içerisinde olamamak ve maddeye ihtiyaç duymamak mı gözümde bütün maddiyatı anlamsız, yetersiz kılan? Belki sahip olduğumuz -sadece olduğumuzu sandığımız- şeyler ayağımıza dolanmış bizi okyanusun dibine çeken diğer ucuna kayalar bağlı iplerdir, en çok sahip ya da ait olduğumuzu düşündüğümüzde yanılıyoruzdur. Bu ya…

Ne Yapmalı?

Ne yapmalı? Ne yapmalı? Ne yapmalı? Tik. Tak. Tik. Tak. Tik. Tak. Zaman geçiyor hızlıca. Zaman, geçiyor. Ama sen geçmiyorsun aklımdan muhterem yanıt. Belki de bir anlığına uğruyorsun, sonra gidiyorsun yeniden. Ne yapsam yetmiyor, ne sansam sen değilsin. Boş anıma geliyorsun, fark etmiyorum süzülüşünü. Ne büyük kayıp... Oysa bir an, sadece küçücük bir an farkına varsam senin, belki diğer her şey önemini kaybedecek. Belki her şeyden önemli bir eylemi gerçekleştirmeye adım atacağım.

   Ne yapmalı? Bu soruyu sorma cesaretini gösteren biçare! Cevabını bilsen, hemen şimdi sana tüm resmiyeti ile saman kağıdından, mühürlü bir zarfta uzatsalar, yapmaya gücün var mı? Gücün, var mı? Bazen bilmenin, inanmanın cesareti tüm güçsüzlüğü yok eder. Güce sahip olmanın gerekliliği kalmaz çünkü zaten hiçbir zaman 'sahip' olamayacağını fark edersin, kabul edersin. Geçici bir süre seninle kalırlar sadece. Bu seni büyük bir açgözlülüğün yükünden kurtarır, hırslarından, öfkelerinden, beklentilerind…