Ana içeriğe atla

Anı (Hikayemsi)


Yeniden aile hayatına alışmak zor. Abim geldi yeni İzmir'den. Dönmeyecekmiş daha. O koşullarda yapamayacağına karar vermiş daha fazla. Çalıştığı gemiciler çok pis adamlar oluyormuş, bir de elin yabancıları annen gibi temizlik hastası olur mu sandın sorusu var tabi her gün kendine sorduğu. Aynı dili bile konuşmuyorsun bir kere. Su yok, yemek yok, hastalık tehlikesi var, kültürler farklı çok. Eheh.. Fazla bile dayandı. Mesaj attı akşama doğru. "Uyuma, geliyorum. Kimseye de söyleme, sürpriz olsun." diye. Bizde asma yaprağından ya da beyaz lahanadan yapılmaz sarma, onları da yaparız nadiren ama sevmiyoruz pek, adına da dolma demiyoruz. Dolma, dolmalık biberden olana deniyor memlekette. Anneme belli etmedim hiç mesajı, sonra bir baktım, annem çıkarmış kara lahana yapraklarını haşlamış taze taze. Oğlum sarmayı çok sever, özlemiştir diye söyleniyor hazırlarken. Şaşırdım tabi, sana kim söyledi dedim. Neyi, dedi, durdu. Eh, zeki kadın olunca bir de, anladı tabi. Gerek kalmadı cevap vermeme. Abime sen mi söyledin diye sordum. Hayır, dedi. O da şaşırdı bilmesine. Kimse de söylememiş, annelik içgüdüsü resmen. Bazen beni cidden korkutuyor. Gelince yorgundu çok, uyuduk erkenden. Ertesi gün tabi annem bir ziyafet hazırladı. Sanki bir ay yemek görmemiş gibi yedi. Üzüldüm bu kadar zorlanmasına. Sonra erkekler plan yapmış, kuzen zinciri olarak anlaşmışlar. Dışarı çıktılar, yemeğe. Gelince biraz takıldım, cinsiyetçilik mi yapıyorsunuz siz diye. Meğer alınmışlar. Bu sabah çizim çalışırken geldiler, hazırlıklar tamamlanmış. Nereye dedim, mangala gidiyoruz hep beraber, dediler. Hiç dışarı çıkasım yoktu. Beni bırakın, yastığıma ve yorganıma geri döneceğim modundaydım tam. Biraz sosyalleş, yeter ergenlik zamanların geçeli yıllar oldu dediler.. Ergen olmak için yaşlı sayılırım kabul, ama AMA benim de depresyona girmeye hakkım yok mu yahu? Yanaklarımı şişirip hazırlandım daha fazla direnemeyeceğimi anlayınca. Kadronun tamamlanmasını beklerken biraz sohbet ettik abimle. Ben yokken iyi idare etmişsin, bir dahaki ay sana istediğin telefonu alacağım dedi. Hangisini istersen. Ben telefonumdan memnunum, ilişkimizi zedeleyemezsin dedim ben de. Kullanılıyor mu diye sordu tekrar tekrar ısrarla. Evet, iyi telefon bu dedim. Bilgisayar, kamera, başka ne istersin diye sordu. İstemiyorum, ben elimdekilerle mutluyum dedim ben de. Bir kitaba, bir resim-yazı malzemelerine, bir de müziğe para vermeye karşı koymam zor ama canım bir şey istemedi bu sefer. Cimrisin dedi bana, istediğin şeyleri bile almıyorsun.. E ama, gerek yoktu. Aşağıdan zile basılınca çıktık evden, ayakkabımın bağcığını bağladım. Tam doğrulurken, bir baktım, cebimden bir şey fırlamış gidiyor. Korku filmlerindeki yorgan sahnesi gibi hemen gözlerimi ellerimle sıkıca kapattım. Gelen korkunç sekme seslerinden sonra, merdivenin altı basamak aşağısında telefonumun cesedi yatıyordu. Bir basamak aşağıda duran kuzenim telefonu yerden aldı ve başını olumsuz anlamda iki yana salladı. Cesaret edip yanına gittiğimde ekranın örümcek ağlarına döndüğünü gördüm. O kadar ısrar etmiştin, şimdi al işte bana telefon diye abime dönecektim tam. Sonra telefonsuz da yaşayabileceğime karar verdim büyük bir sakinlikle. Dışarı çıktım gayet normal bir şekilde, hiçbir şey olmamış gibi. Tabi bir de, et yemeyip mangala zorla götürülmek diye bir gerçek vardı. Benim için sebze almışlar (domates-biber-patlıcan!) közleriz diye. Sahile gittik bütün malzemeler tamamlandıktan sonra. Buranın güzel bir sahili var. İnsan kalabalığı olsa bile sessiz ve doğayla iç içe. Kalabalık dediğim de öyle adım başına bir insan gibi değil, kimse kimsenin farkına varamıyor orada. Tam dinlenilesi yerlerden. Müziksiz kalmanın üzücü olduğunu itiraf etmeliyim. Esnek kauçukumsu iplerden ağ şeklinde kurulmuş bir piramite küçük çocuklar tırmanıyordu. Yapının korkutucu yüksekliğine rağmen, gayet başarılıydılar. Beceriksiz olduğum gerçeğiyle yüzleştim. O sırada çocuğun biri scooterla bana çarptı ve gülerek kaçtı. Ben de güldüm. İnatla herkesin ıslak olduğunu düşündüğü için kaçındığı ama aslında ıslak falan olmayan çimlerin arasında oturdum diğerleri mangalla uğraşırken. Piknik bezi yerine battaniye almışlar çimler ıslak olur diye, iki battaniyenin arasına saklanıp yarım saat kadar uyudum. Daha sonra uykumdan uyandırılıp ağaçlık ve çimlerin olduğu güvenli bölgeden "Biraz sosyalleş, insanlarla konuş" komutu ile deniz kenarına kovuldum. Denizin kenarında kiminle konuşabileceğimi düşündüler anlamadım. Üstüme beş defa söylenmesine rağmen hiçbir şey giymeyip incecik tişört ve incecik hırkayla çıkma gafletinde bulundum. Neyse ki sahile gitmeden getirilen şallardan birine gizlice sarılıp donmaktan kurtuldum. Deniz kenarına ulaşmak için yürüdüm. Denizi bulduğumda ise adaların ışıkları ve mavi-mor renkli eşsiz bir manzara karşıladı beni. Yüzlerce tabloya konu olabilecek bir güzellik ile büyülenmiş durumdaydım. Işıkların doğa üzerinde bıraktığı görünümler ve o ana tanıklık etmek çok güzel bir deneyimdi. Durgun sulara kendimi bırakmak istedim. Hala boğulma fobim olduğu için bunu gerçekleştiremedim. Düşüncelere dalmışken, kayıkçının sesiyle an'a geri döndüm. Kayaların üzerinde beyaz köpükten bir kutuya kalın bir sopayla vurarak kırmaya çalışan küçük çocuğa sesleniyordu: "Kırma onu çocuğum, kırma. Kedilerin evi o." Adamın yüzünde neredeyse hüzünlü bir acı vardı. Annesi daldığı muhabbetten sıyrılıp bir kutuyu deşmeye çalışan çocuğunu fark ettiğinde bağırarak onu yere indirdi ve uzaklaştılar. Adamın kedilerin evi derken ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Gerçekten de biraz daha dikkatli bakınca her yere sıra sıra o kutulardan koyulup bazı yerlerde de kayalar arasında kalmış boşlukların üstünün tahtalarla kapatıldığını fark ettim. Kedilere minik evler yapılmıştı. Gülümseme ve hüzün arası bir his yaşadım. Biraz daha ileri yürüyünce karşıma yavru kediler çıktı. Miniciklerdi. Onlarla biraz oynadım, yüz bulup kucağıma çıktılar. Çok güzellerdi. Orada çok üşümemelerini diledim. Havanın karardığını fark edince kaybolduğuma kanaat getirip peşime düşülmeden geri döndüm. Dönüşte yol üstünde her yerde oltalarıyla balığa çıkmış insanlar vardı. Her biri bir sokak lambasının altında kendine yer ayırmıştı. Dikkatimi çeken, yirmili yaşlarında genç bir adamın sadece tek bir yerde olan yanıp sönen rahatsız edici ışıklı sokak lambası altında oturmasıydı. Hiç balık yakalayamamıştı, belki de yakalamamıştı ve hüzünlü görünüyordu. Kim bilir nasıl bir hikayesi vardı, kim bilir kaç saattir o ışığın altındaydı... Yıldızlara bakmak istedim ama hava kapalı olduğu için görünmüyorlardı. Sadece bulutla oyunlar oynayıp şekilden şekle giren bir dolunay vardı. Pes etmedim. Yıldızları eninde sonunda göreceğimi biliyordum. Göğe bakmaya devam ederek yürüdüm. Gerçekten de birkaç adım ötede yıldızlar bana göz kırpmaya başladı. Birkaç tanesinin yıldız değil uçak olduğu gerçeğinin de farkındaydım. Uzunca süre hareketsiz görünmeleri beni arada şüpheye düşürdü. Annemin bazı uçakların yükseldikten sonra havada bir süre hareketsiz durdukları teorisini hatırladım. Gerçek olup olmadığı hakkında hala bir sonuca varamamıştım. Uçaklar gittiler sonra, yıldızlar kaldı. Sigara bulamayanlar beni tekrar sahile çekiştirip sigaran varsa kızmayız diye sıkıştırdı hafiften. Civarda tek bir büfe dahi bulunmaması onları yormuştu. Benim sigaram yoktu. Bağlanmayı da anlayamıyordum. Hayatım boyunca bağlılığı anlamsız bulurdum, sigaraya bile bağlanamamıştım. İnsanın vazgeçemeyeceği hiçbir şey yoktu bana göre. Belki terk edemeyecek kadar sadık olduğu, hep kaldığı için sigarayı seçiyorlar dedim. Belki bu sadakate ihanet etme korkusuydu bağlılıkları. Yalnızlığında ona eşlik edebilecek, o hissi kısacık da olsa unutturabilecek her şey çekiciydi insan için. Ama her bağlılık gibi sigaranın da bir zehri vardı, terk etmiyor ama yavaşça öldürüyordu. Ölmeden bırakmalılar, dedim salıncağın birine oturup insanların garip bakışları içerisinde yavaşça sallanırken. Telefonsuz ve müziksiz kalmak o kadar da kötü bir şey değildi. Sigarasız ya da sevdiğin insanlarsız kalmak da. Annesiz ve babasız kalmak bile bazen o kadar da felaket bir hayat demek değildi. Alışmakla lanetlenmiş olmalıyız dedim kendime. Neye alışırsak onu kaybedecektik ve neyi kaybettiysek alışacaktık tekrar. Delirebilseydim, delirirdim.

Yorumlar

  1. Şu son üç cümle varya; hayatın tastamam gerçeği.. Çok güzel yazmışsın, bayıldım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçekten de gerçekler, çok teşekkür ederim :)

      Sil
  2. Gerçekten çok güzel bir yazı olmuş bayıldım içten samimi ve sıcak ve anlamlı bir yazı olmuş yüreğine kalemine sağlık müzikte çok güzeldi 😊sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim bu güzel sözler için.. Bir şeyler ifade edebiliyorsa eğer, ne mutlu bana :)

      Sil
  3. ayyyyy çok duygusal ve komik anlatmışsın yaaa, annenin anlaması, abin, sarma, ilişkiniz ya ne güzel anlatıyon sen yiaa :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu da mı duygusal amaa :)
      Teşekkür ederim deep, senden bunları duymak çok güzel :)

      Sil
  4. Çok güzel bir yazi. Sanirim tazecik bir blog. Aramiza hosgeldiniz 😊

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yeni başladım burada yazmaya, çok teşekkür ederim :)

      Sil
  5. "Yalnızlığında ona eşlik edebilecek, o hissi kısacık da olsa unutturabilecek her şey çekiciydi insan için" ben bu cümleni çok sevdim Alice, iyi ki bana geldin ve seni tanıdım kızım. Çok güzel, hiç sıkılmaya meydan vermeyen bir yazın dilin var.
    İşte o cümleye gelelim şimdi. Bağlanmak benim en kötü tarafım. Zararı kendime ama ben böyleyim, değişemiyorum ve zaman zaman çok acı çekiyorum. Kedimize, kuşumuza, sevdiklerime çok bağlanıyorum.
    Yazılarına bakacağım şimdi. "Hakkımda " kategorin varsa seni tanıyayım biraz. Eline sağlık kızım. Sevgilerimle :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Henüz kendimi tanımlayacak doğru sözleri bulamamaktan olsa gerek, bir hakkımda kategorisi oluşturamadım ama zamanla okuyanların fikir sahibi olmasını sağlayacak bir bölüm yazmaya çalışacağım. Güzel sözlerin için çok teşekkür ederim Ece abla, eğer gerçekten yazmanın hakkını verebilirsem bir gün, ne mutlu bana. Ben de seni tanıdığım için çok mutluyum.
      İnsanlar olarak hepimiz bir şeylere tutunmaya, bağlanmaya fazlaca meyilliyiz. Hatta bir bitki bile alıştığı toprak, saksısının yeri değiştirilirse; küsüp yapraklarını dökmeye, sararmaya başlar. Hiçbir şeyi daima tutamayacağımızı ve hiçbir şeye daima tutunamayacağımızı bildiğimiz halde bağlanmak, yalnızlığımızda o şeye tutunmaya çalışmak isteriz ve bu da bize korku, acı olarak döner eninde sonunda. Bu yüzden yalnızlığımızı sevmeyi ve onunla baş etmeyi tek başımıza başarmamız gerektiğine, bunun dışında körü körüne bağlanmadan başka şeyleri, insanları, canlıları, evreni ve içindeki her şeyi karşılıksız, öfkesiz sevmemiz gerektiğine inanır oldum. Acı; hüzün, öfke ve karamsarlık getirirken sevgi; iyileşme ve huzur getiriyor çünkü. Belki dengeyi bulmalıyızdır. Sevgi ve saygılarımla :)

      Sil
  6. Annen efsaneymiş :)) Bak ben hepsine dolma derim. Hatta bizde lahana sarmasına, mancar dolması denir. Sarımsaklı yoğurtlu yemeye bayılırııım. Sonlara doğru kurduğun cümleler çok gerçek.. sevdim. Kocaman kucaklıyorum :)))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Farklı kültürlerin yemekleri -aslında aynı şey olsa bile- farklı tatlarda oluyor. Aslında güzel bir şey çeşitlilik açısından. Teşekkür ederim, hoş geldin...

      Sil
  7. Gerçekten güzel bir yazı olmuş yüreğine sağlık ancak sen Telefonsuz yapabilsende telefonda seni bekleyenler olduğunu unutma. .

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim, gerçekten öyle düşünüyorsan. Yazmayı ihmal etmiştim bir süre buraya evet ama teknolojik aletler biliyorsun ki. Görmemiştim ve unutmuyorum da...

      Sil
  8. Önce şikayet ederiz sonra alışır üstüne bir de güleriz :)
    Fıtratımızda bu var elimizde değil .ondan bu kadar yük sırtımızda belki de

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Alışmak yükümüzü azaltan şeylerden biri sanırım aslında, alışmamaya çalışmak ağırlık yapıyor :) Akışa direnirsen gecikirsin hesabı, yapacak bir şey yok :)

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben Kimim?

Ben aşka inanmıyorum Bay O. Aşkın da bana inandığını hiç sanmıyorum. Bu durumda birbirimize inanmadığımız ve birbirimizi düşlemediğimiz takdirde birbirimizin hayatından çıkmamız mümkün mü?
  Öyle inanmaz gözlerle bakma bana Bay O. Aşk şiirleri, aşk mektupları yazıyorsam; aşk şarkıları dinliyorsam da bu aksine hiçbir kanıt oluşturamaz. Yıllarca hepimiz destanlar, kitaplar, efsaneler okuyarak geldik bugünlere. Bu hepimizin aşka inanmasını gerektirir mi bir kere? Mesela, açlıktan kemikleri sayılan ve son bir yiyecek parçası aramakta bulunan bir adama aşkı sorsak, inanıyorum der mi? Ama eminim o da duymuştur bütün bu duyduğum büyük aşk hikayelerini. Onun kadar ciddi bir arayış içerisinde olamamak ve maddeye ihtiyaç duymamak mı gözümde bütün maddiyatı anlamsız, yetersiz kılan? Belki sahip olduğumuz -sadece olduğumuzu sandığımız- şeyler ayağımıza dolanmış bizi okyanusun dibine çeken diğer ucuna kayalar bağlı iplerdir, en çok sahip ya da ait olduğumuzu düşündüğümüzde yanılıyoruzdur. Bu ya…

2018 Kış Okuma Şenliği - Yarışma bahane çünkü okumak şahane!

Kitapsever okuma düşkünleri için fırsat olacak bir etkinlik buu :) Aslında tam evde sıcacık battaniye altında kitap köşesi okumaları yapma zamanı geldiğinden beri, yani bir süredir vardı etkinlik. Ama ben kitap seçimleri yüzünden biraz geç katılabildim. Kitaplarımı sırayla aldığım ve okudukça bir nevi kılıfına/kategorisine uydurduğum için listem uzunca süre askıda kaldı. Yine de çoktan birkaç kitabı okuyup yuttum bile etkinlik haberi alıp listeyi yazdığımdan beri. Bazı üzerinden çook uzun zaman geçmiş olup tekrar okumak istediğim kitaplarımı da listeye ekledim. Hala tamamlamış değilim ama şimdilik bu kadar, okudukça elbette listeyi güncelleyip yeni kitaplarımı da ekleyeceğim. Boş kategoriler için önerileriniz varsa, paylaşırsanız çok mutlu olurum ^_^ Ayrıca benim kadar geç kalmış olmadığınızı ya da çoktan duymuş olduğunuzu düşünsem de belirteyim yine. 28 Şubat'a kadar katılabilirsiniz. Etkinliğin sahibi Nilgün Komar'ın sayfasından daha fazla bilgi edinebilir ve siz de 'yar…